
“Ulus” ve onunla ilgili her şeyin tartışılmasını gaflet ve dalalet olarak değil; konjonktür ve egemen siyasal paradigmanın dayattığı bir sonuç olarak değerlendirmek gerekiyor. Artık, ulus çadırları içinde gerinerek hamaset çubukları tüttürmenin geçerliği kalmadı.
“Türklük – Türkiyelilik” tartışmasında genel olarak politik kutuplaşmalar ile ideolojik hassasiyetler ön plana çıkıyor. Kavramsal analiz yapılmadan yürütülen tartışmalar ortak dil atmosferinden uzaklaşıyor. Nitekim, Kürt açılımı dolayısıyla yapılan kimlik tartışmaları ihanet olarak yaftalanabiliyor. Kavramsal kargaşa ise otokratik ve dışlayıcı tutumların kamufle olmasına hizmet ediyor.
“Türk-Türklük” sözcüğü bazıları için etnik bir aidiyeti, bazıları için belli tarihsel ve sosyolojik süreçler sonunda ortaya çıkmış ortak kültürün kimliğini, bazıları için ise masa başında kurgulanmış hayali bir ulusu ima ediyor. “Türklük-Türkiyelilik” polemiğinde, öncelikle, halkın -üst kimliğinin- “ne olduğu” üzerinde mi, yoksa “ne olması gerektiği” üzerinde mi tartışılacağına karar verilmeli. Ki, bu şekilde gönüllerde yatan kimlik algısına saygılı olmakla, halka zorla bir kimlik dayatılmasına karşı çıkmak arasında bir ayrım yapılabilsin.
Post-modern politikalar dünyada ve Türkiye’de homojen bir ulus yaratma idealini işlevsizleştiriyor. Alt kimlik talepleri giderek politik gündemin dominant parametresi haline geliyor. Mikro milliyetçiliğe dönüştürmeden hazır medeniyete yakışır çözüm aramak çok kültürlü toplum ve çoğulcu demokrasiyi gündeme getiriyor. Ortak kültürü simgeleyen üst kimliği reddetmeden alt kimlikleri tanımak çözümün genel ifadesi oluyor. Karşımıza “açılım” olarak çıkan popüler söylemler çözüm arayışlarının örneklerini oluşturuyor.
“Türk – Türklük” kavramlarının üst kimliğe karşılık olarak kullanılıp kullanılmaması tartışmasında bir kesim, “Türk” adının aynı zamanda bir alt kültürün adı olmasına duyduğu tepkiyle “Türkiyelilik” adını öneriyor. “Türk” adına ve “Türklüğe” hassasiyeti olan diğer kesim ise bu öneriye şiddetle karşı çıkıyor. Onlara göre, farklılık talepleri ancak Türk alt kültürünün ve/veya ideolojik Türklüğün dominantlığını kabul etmek koşuluyla hoş görülebilir. “Köyünde, mahallesinde ve cemaatinde kendi kültür ve adıyla var olunabilir ama, kentte, kamusal alanda ve ulusal platformda hakim milletin belirlediği kurallara uyulmalıdır” deniyor. Kamusal alanda eşitlik temelinde talep edilen farklılık talepleri bu kesimler tarafından ayrılıkçılık ve fitne olarak algılanıyor.
Türkiye’de, bir yanda resmi ideolojinin kabul ettiği “resmi Türklük” üst kimliği bulunuyor, diğer yanda yüzyıllarca bir arada yaşamdan ortaya çıkmış, Misak-i Milli ile siyasal ifadesini bulmuş, ortak kültürün belirlediği “fiili Türklük” bulunuyor. Fiili Türklük bağlamında bu ülkede bir arada yaşama kültürü ve kimliği zaten var. Sorun fiili kültürü dönüştürmeye, ondan farklı kimlikler üretmeye şartlanmış resmi kimlik politikalarının gölgesinden kaynaklanıyor.
Fiili Türklük üst kimliği “olan”a, resmi Türklük üst kimliği ise “olması gereken”e karşılık geliyor. Eğer, kimlik tartışmaları olanı, yani fiili Türklük’ü, veri alsa ortak (üst) kültür adının “Türk”, “Türkiyeli” olması sorun yaratmayacaktır. Hatta, iki kavramdan herhangi birinin referandum gibi bir uzlaşma sonucu veya yazı tura ile belirlenmesinin önemi kalmayacak. Ancak, fiili Türklük veri alınarak yapılan ad arayışı Cumhuriyetin yapay ve yekpare ulus yaratma hedeflerini tartışmaya açmış oluyor. Bu nedenle, sorunu tartışmak rejimi tartışmasına dönüşebiliyor.
Ortak (üst) kimliğin “Türk” dışındaki bir adla karşılanmasına şiddetle tepki gösteren Türk milliyetçilerini farklı kategoriye yerleştirmek gerekiyor. Bu kesim, Orta Asya Türk töresine referansla kurguladıkları “Türk” adının Türkiye’de yaşayan bütün toplumun ortak (üst) kimliği olmasında diretiyor. Onlara göre, Türkiye ve Türk devleti Türk etnisitesinin ülkesi ve devletidir. Diğer alt kültürlerin farklılık taleplerini ancak kendilerininkinin hakim kültür ve kimlik olarak kabul edilmesi koşuluyla hoşgörüyle karşılıyor. Ne var ki, bir alt kültür milliyetçiliği olan “Türk Milliyetçiliği” ile resmi ve yapay bir üst kültür milliyetçiliği olan “ulusalcılık” semiyotik bir şekilde PKK’nın temsil ettiği Kürt milliyetçiliğini besliyor.
Türkiye’deki kimlik sorunu entelektüel gafiller ile Öküz altında buzağı arayan dalalet fırkaları tarafından çıkarılmıyor. Küreselleşme sürecinde etkinlik kazanan post modern politikalar çok kültürlü toplum ve çoğulcu demokrasiyi egemen bir paradigma olarak belirliyor. “Kalkınma olmadan demokrasi olmaz” şeklindeki yapısalcı teorilerin yerini “demokrasi olmadan refah olmaz” şeklindeki yeni açıklama biçimleri alıyor. “Ulus” ve onunla ilgili her şeyin tartışılmasını gaflet ve dalalet olarak değil; konjonktür ve egemen siyasal paradigmanın dayattığı bir sonuç olarak değerlendirmek gerekiyor. Artık, ulus çadırları içinde gerinerek hamaset çubukları tüttürmenin geçerliği kalmadı.
İSHAK TORUN
Benzer Yazılar
- Kürt sorunu ve Asabiyet Teorisi
- Aleviler ne istiyor? Beklentileri Neler ?
- İnsanın en yakın akrabası hangisi?
- Türkiye’siz bir NATO düşünülmeli
- Cep telefonu için adım adım ‘Numara Taşıma’
BUNLARDA VAR
Bu Sayfayı Yazdır


Baştan çıkarmanın en etkili 10 yolu
Kürt sorunu ve Asabiyet Teorisi 

