Ağzından küfürden başka bir şey çıkmayanlar gibi, Roland Emmerich’in kamerasından da felaketten başka birşey çıkmıyor. Alman kökenli yönetmen, ‘Godzilla’, ‘Independence Day’, ‘The Day After Tomorrow’ derken, şimdi de Maya inanışlarına göre 21 Aralık 2012’de dünyanın sona ereceğine dair teze kulak kabartarak, ‘felaket tellallı’ kimliğinde yeni bir sayfa açıyor. Malum, bu felaket filmleri 70’lerin favori türüydü. Benim ortaokul-lise yıllarıma rastlayan dönemde, salonlara uğrayan zamanın bu devasa bütçeli prodüksiyonlarını ağzımız açık izlerdik. ‘Yangın Kulesi’nden ‘Zelzele’ye, ‘Çığ’dan ‘Dev Tohumu’na, ‘Airport’tan ‘Dev Karıncalar İmparatorluğu’na kadar her yeni adım, farklı bir serüvendi bizim için.
Sinemanın teknolojiyle flörtü üst düzeye çıkınca ve her türlü sahne bilgisayar destekli özel efektler sayesinde, hayal dünyasından perdeye yansıtılınca bu eski defterleri, yeniden karıştırmak ‘entertainment sineması’nın günümüzdeki ‘geleneksel’ uğraşlarından biri oldu. Arada ‘Dante’s Peak’, ‘Volcano’, ‘Armageddon’, ‘Deep Impact’, ‘Daylight’, ‘Backdraft’, ‘Twister’, ‘The Perfect Storm’, ‘The Core’ gibi örnekleri de izledik ama türün ‘şahika’sı olarak James Cameron’ın ‘Titanik’i geldi önümüze. Eski Yeşilçam’ın bildik klişeleriyle dolu bir aşk hikâyesini, kaderi belli bir transatlantiğin güvertesinde yeşertirken, özel efektleriyle felaketin kitabını yazmaya çalışan Cameron, istediği etkiyi Türkiye dahil her yerde yaratmıştı. Sinema tarihinin en pahalı ve gişedeki en başarılı filmlerinden biri durumundaki ‘Titanik’, bana kalırsa en ‘kofti’ yapımlarından biri de oluyordu.
Kurtuluş Çin’de…
Cameron’dan aldığı bayrağı daha ötelere taşımaya çalışan Emmerich ise, ‘2012’yle resmen felaketin dibine vuruyor. Hikâye, 2009’da başlıyor. Güneşteki birtakım patlamaların dünyaya etkisini fark eden bir grup bilim insanı, nihayetinde Amerikan başkanını durumdan haberdar ediyor. Siyahi başkan Thomas Wilson, sorunu dünyanın diğer devlet yöneticileriyle paylaşırken genel eğilim kitleleri gereksiz yere panik havası içine sokmamak oluyor. Lakin, sorun o kadar çabuk bir zaman diliminde patlak veriyor ki, felaketler dizisinden kaçmak imkânsız hale geliyor. Öte yandan ‘Elveda Atlantis’ adlı kitabı ancak 500 küsur satan ve takıntılarıyla karısına gına getiren orta yaşlı yazar Jackson Curtis de, Las Vegas’ta Rus kökenli sonradan görme bir zenginin limuzin şoförlüğünü yaparak hayatını kazanırken, felaketler sırasında birdenbire kendi ailesinin kahramanı olmak gibi bir role soyunuyor. Curtis ve şürekâsı küçük bir uçakla, San Fernando Fay Hattı’nın harekete geçmesiyle 10.5 büyüklüğünde bir depremle sarsılan Los Angeles’tan ‘topuklarken’, öykü diğer yan karakterlerle birlikte felaketin koskocaman bir panoramasını çiziyor. Sonuçta da, fark ediliyor ki birtakım ‘seçilmişler’ için Çin’de devasa gemiler üretilmiş. Bu gemilerde ise devlet erkânının yanı sıra parayı bastıranlar (ücret, kişi başına bir milyon avro), yerini çoktan ayırtmış. Curtis, kurtuluşun Çin’de olduğunu çılgın radyocu Charlie Frost’tan öğrendikten sonra maaile, patronu Yuri Karpov’un Antonov tipi uçağıyla yollanıyor. Lakin gemiye girmek onlar için o kadar da kolay olmuyor.
Aileye yerimiz vardır
Aslına bakılırsa Amerikan sinemasında felaket filmlerinin asıl amacı dağılan aileyi tekrar bir araya getirmek ve her daim ‘dayanışma ruhu’nu yaşatmaktır. Çok uzaklara gitmeye gerek yok; Spielberg’ün ‘Dünyalar Savaşı’nda (The War of the Worlds) Tom Cruise, uzaylılara karşı savaşırken aslında çocuklarına ne kadar iyi bir baba olduğunu göstermenin çabası içindeydi. Keza yakın tarihli ‘Kehanet’te de (‘Knowing), bu kez eşini kaybetmiş olan Nicolas Cage, felaketler şifresini çözerken aslında oğlunun kurtuluşu için çalışıyordu. Benzer formül ‘2012’de de inşa ediliyor. Alman Emmerich, Hollywood sermayesiyle çektiği filminde, baştan sona birbirleri için fedakârlık yapmaya çabalayan ebeveynlere ve çocuklarına dikkat çekiyor. Film, belki öyküsünün çıkış noktasını Maya inançlarından almış ama ortada bu tezin arkasından sürüklenmek isteyen bir yapım yok; ‘2012’ özel efektlerin gövde gösterisi. Volkanlar, koca koca gökdelenlerin yıkılışı, depremler, tsunamiler, kıtaların kayışı derken 158 dakikalık öykü boyunca aksiyonun cılkı çıkarılmış.
Antalya’da bize söylemedi
Tüm bu genel klişelerin dışında filmin ‘özeline’ girersek ‘Siyah başkan’ esprisi güncel bir hamle olmuş. Ama burada da, sanki şöyle bir mesaj verilmiş: “N’oldu, bir siyahı başkan seçtiniz, kıyamet koptu.” Latife yapıyorum tabii ki. Yoksa filmin çok ‘insani’ mesajları var. Örneğin gemilere binme meselesi, zengin-fakir ayrımına vurgu yapıyor ve ‘Titanik’teki sınıfsal yolculukları hatırlatıyor. Ama bu mesajın son derece çocukça olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bu arada siyahi başkanı Danny Glover canlandırıyor. Usta oyuncu, geçen yıl Antalya Film Festivali’nin konukları arasındaydı. Birlikte birçok film izledik. Vallahi ayıp etmiş, bize yakında kıyametin kopacağını söyleyebilirdi. Keza, Antalya’nın beş yıl önceki konuklarından biri olan Woody Harrelson da, ‘İsa’ kılıklı, ‘çatlak’ radyocu Charlie Frost rolünde karşımıza geliyor ve bence filmin en iyi performansına imza atıyor.
Aktörler yalan söyler
Bu tür felaket filmlerinde sık sık espri yapmak ve en zor zamanda bile ‘humor’u elden bırakmamak bir Hollywood geleneğidir. Burada da Kaliforniya Valisi olarak Arnold Schwarzenegger, “Panik yok, her şey kontrolümüz altında” dedikten sonra kahramanlarımızın, “Adam aktör, rol yapıyor tabii” teşhisinde bulunmaları, bence filmin en zekice esprisi olmuş. Yuri Karpov’un Antonov tipi uçağa ilişkin “Ne de olsa Rus malı” iğnelemesi ve gemilerin Çin’de inşasına yönelik, “Bu işi ancak Çinliler yapabilirdi” teşhisi, filmin diğer ‘sosyo-politik incelikleri’ olarak dikkat çekiyordu. Felaketin Los Angeles’ta başlaması ise ‘Melekler şehri’nin aslında ‘Günahkârlar şehri’ olduğuna ilişkin kanaati de doğrular nitelikteydi. Ana karakterin ‘hem yazar, hem de aksiyonel bir kahraman’ olarak sunulması ise tipik bir Hollywood refleksiydi, malum orada sadece ‘teorisyen’ olmak yetmiyor aynı zamanda eyleme geçmek de gerek. Öte yandan, felaketlerden kurtulanların okuduğu nadir kitapların arasında Curtis’in ‘Elveda Atlantis’inin bulunması da, ‘kıyamet sonrası edebiyatı’nın çok kötü olabileceğine dair bir öngörü müydü acep diyorum?
Nerde Tayyip, nerde Türkler?
Ve ‘ulusal’ bir serzeniş… Filmde yöneticiler safında Obama, Merkel, Berlusconi ‘imitasyonları’nı gördük ama Hollywood, nedense her daim masaya yumruğunu vuran Tayyip Erdoğan’ı ve Türkleri es geçmiş (Mesela ‘Armageddon’da bir anlık da olsa Ortaköy görüntüsü vardı). Kurtulanlar arasında ise bir-iki Arap şeyhi vardı, yani filmde Doğuluları sadece Çinliler temsil ediyordu. İsmet Paşa’nın o ünlü, “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de orada yerini alır” deyişinden, Emmerich ve öyküyü birlikte kaleme aldığı Harald Kloser’ın haberi yokmuş anlaşılan. Neyse ki ‘GORA’nın ve ‘AROG’un Arif’i var da, yeni ve eski dünyalardaki ‘asıl’ etkimizi biliyoruz.
Sonuç? Tamam efektler çok iyi ama öykü tam bir ‘felaket’. Dolayısıyla benim bu konudaki favorim, son dönemin filmlerinden Nicolas Cage’li ‘Kehanet’. Alex Proyas imzalı bu yapımda hem efektler etkileyiciydi (özellikle uçak ve metro kazası sahneleri), hem de senaryo ilginç bir fikre dayanıyordu ve yeterince zekiceydi. Sonu da daha insani ve çarpıcıydı. Üstelik geçen haftaki ‘Yasak Bölge 9’dan sonra bu ‘demode Nuh’un gemisi’ öyküsü ‘2012’nin sıradanlığı iyice sırıtıyor.
Benzer Yazılar
- İşte Sinema Tarihinin Unutulmazları
- Antalya’da Kürtçe ‘Min Dit’ (Ben Gördüm) filmi tartışma yarattı
- Nicole Kidman’dan aşk ve seks itirafları
- Jason Bourne, İslamı seçerse
- Popüler kültüre onlar da yenildi
BUNLARDA VAR
Bu Sayfayı Yazdır


Fiili Türklüğün resmi Türklükle hesaplaşması
Cep telefonu için adım adım 'Numara Taşıma'

